“Kardeş… Türkiye’dekiler niye bu kadar okumak için uğraşıyor? Çünkü Türkiye’de diploman olmazsa hiçbir işe giremiyor, yani hiç para kazanamıyor. Ama burada öyle mi? Gir iki gün çalış, sigortaya düş, al işsizlik parasını otur. Her yerden para geliyor.”

Belçika’ya ilk geldiğim sıralar okuyacağımı söylediğim akranımın bana söyledikleri…

Kendisi de öyle görmüş geçirmiş, çalışmış, sigortaya düşmüş değildi… Dediklerini tecrübe de etmemişti. Ölçüp tartıp da bu karara varmamıştı. Ancak gördükleri buydu. Bu tarz düşünceler maalesef ve maalesef bize bir önceki nesillerimizden miras kalmıştır. Varını yoğunu satıp çocuğunun dershane parasını yetiştiren Türkiye’deki çoğunluğun tam tersi…

Reddi miras gerek!

Yükseköğrenimde okuma oranımızın bu denli düşük oluşunun birinci faktörü, ebeveynlerin bizlere empoze ettikleri bu yaklaşımdır.

İkinci tip sorun, “oku yavrum, arkandayız, devam et” diye ifade edebileceğimiz, çocuğunu güya bu karara teşvik ettiğini düşünen ebeveynler. Burada da sorun, çocuğa genellikle yeterli ilgi verilmemesi, “başıboş” bırakılması, yönlendirilmemesi, bir “idol” figürünün oluşmamış olması ve yalnız bırakılması.

Gerçek su ki; doktorun kızı doktor, avukatın kızı avukat olabilir kolaylıkla. Bu sorunları yasamadığı için. Belçika’daki Türkleri genel olarak düşünürsek, bu sorunların da ışığında, bu denli kötü bir okuma oranımızın olması normal gözüküyor.

Peki, bu sorunun üzerine giden oldu mu? Belçika Devleti gitmedi! Bu bariz. Üstünkörü yapılan, plansız, reklamsız  –ama devletten baya da yârdim alan- irili, ufaklı bir suru organizasyon yapıldı. Ancak göstermelik olduğu bariz. Zira iş dünyasında bile, bizlerin daha yukarıya gidemeyeceği cam duvarlar örmek isteyen bir güruh söz konusu.

Peki, buradaki topluluklarımız, cemaatlerimiz, derneklerimiz bir şey yaptı mi? Koca bir “Hayır”. Her şey devletten beklemez. Yakınmak, dövünmekle de acı geçmez. Yardım almayı çok iyi bildikleri halde, bir de “şu öğrenciler için bir şey yapalım, okuyabilecek öğrencileri teşvik edelim” gibi bir yaklaşım, ne yazık ki olmadı, olmuyor.

İlk cümlemizde yazılan ana düşünce, toplumsal bir yaklaşımdır. Ya uzun vadeli, acili tecrübelerle, ya da aydınlarımızın konferanslarıyla, vaazlarıyla, yol göstermeleriyle düzelir. Ancak ilgilenilmeyen ve okumak isteyen, ikinci tip soruna mustarip olan öğrencilerimiz için kişisel destekler, direk sonuç getirecek olan yegane şeydir.

Orta öğretimi henüz bitiren öğrencileri yükseköğretime teşvik etmek, yükseköğretim süresince maddi-manevi destek vermek ve hatta öğretim sonrası doğru alanlara yönlendirme konusunda destek olmak…

Bunlar ne madden imkânsız, ne de gerçekleştirmesi uğraştırıcı isler. Ancak toplum önderlerimiz deyince aklımıza gelen bireylerin nefsani, çıkarcı ve günü kurtarıcı tavırları, bizi bu noktadan ileri götürmüyor.

Tek eksik olan inisiyatif ve cesaret. Selam olsun elini taşın altına koyanlara!