Metaforlara en uygun, çok anlamlı atasözlerimizdendir “Ağaç yaşken (gençken) eğilir”. Bize insanların, düşüncelerin ve olguların ancak ilk zamanlarında değişeceğini ve oturacağını anlatır. Medeniyet bazında baktığımızda ise daha fazla bilinmeyenli bir denklemle karşı karşıya kalıyoruz…
Göçmenler, müslümanlar, doğulular, yabancı uyruklular ya da adını ne koyarsanız, Avrupa medeniyetinin iyisiyle kötüsüyle, elli yılı aşkındır bir parçası haline geldik/geliyoruz. Avrupa medeniyeti, -sevilsin, sevilmesin- büyük, gelişmiş ve olgunlaşmış bir medeniyettir. Ancak menşei itibariyle, karşılaştığı diğer medeniyetlere pek de sevecence davranmamış, daha çok sosyal bir şovenizmle kendi kültür potasında eritme, asimile etme yoluna gitmiştir. Bunu en başta Avrupa’daki belli başlı halklara bakarak, daha sonra Afrika, Güney Asya, Amerika ve Avusturalya’ya bakarak çok daha net görebiliriz. Köklerine baktığımız zaman, -bizim Balkanlarda, Orta Doğu’da ve Afrika’da güttüğümüz politikaların tam zıttı olarak- diğer kültürlerin dillerine, hukuk sistemlerine, insanı özgürlüklerine ve dini inançlarına çok az müsamaha gösterilmiştir.
Fakat, bugün bir kısmının büyük bir mutlulukla, bir kısmının büyük bir endişe ve paranoyayla karşıladığı çok-kültürlülük, multi-kültürel oluşum, Avrupa’nın da ilk kez tecrübe ettiği bir vaka olarak tarihe geçmiştir. 21. yüzyıla kadar denizaşırı ülkelerde koloniler kuran, oralara yerleşen ve oradaki demografik düzeni değiştirmeyi kendine görev edinen medeniyet, tarihinde ilk kez, kendi demografik yapısının bu kadar radikal bir şekilde değişmesine tanık oluyor.
Sorunun ilk kaynağı, Avrupa medeniyetinin alışageldiği bu anlayışı, diğeri ise büyük ve köklü bir medeniyet havuzuna haiz olmasıdır. Büyük içtimai ve medeni altyapıya sahip bir kültür, yani genç olmayan, olgunlaşmış bir kültür, baskındır, çok yönlüdür ve diğer kültürleri ister istemez etkisi altına alır. Binaenaleyh, Avrupa’ya göçen müslümanların, -bilhassa Türklerin- de aynı güçlü, baskın bir medeni, ahlaki ve içtimai yapısı olduğu için, “entegrasyon/uyum sorunu” dediğimiz sorun ortaya çıkıyor. Suana kadar görünen, Türklerin büyük çoğunluğunun hala kendi medeni ahlakına sahip olduğudur. Çok bariz olan bu durum ise, olgunluk safhasındaki Avrupa medeniyeti için büyük bir tehdit olarak algılanıyor. Çünkü, küreselleşmeyle yerel anlayışlar, ahlaki düzenler, dinler, yasama biçimleri Avrupa’da köklü bir şekilde değişirken, buraya gelen azınlıkların kendi yaşam tarzlarını korumaları, demografik dengeleri bir anda değiştirecek bir potansiyele sahiptir.
Değişen dengelerle bu korkunun ne denli büyük bir şekilde hortladığını iyi okumamız lazım. Şaşılacak derecede istisnasız her Avrupa devletinde -bazen kendi iç politikalarından daha çok- tartışılan konular: başörtüsü yasakları, camiilere saldırılar, ezanla ilgili kararlar, kurbanla ilgili kararlar, dini kurumlara hukuki ve devletsel sistematik baskılar, siyasi görüşleri yüzünden (özellikle Türkiye hakkında) sindirilmeye çalışılan insanlar… Bunların bu derece dile getirilmesi, üzerine düşülmesi -ve özellikle son günlerde aleyhimize sayılacak kararlara meyıllenme- hiç de hayra alamet değildir.
Bu noktada gördüğümüz ise, siyasi partilerde temsil edildiğimizi zannedeceğimiz şekilde serpiştirilmiş Türk temsilcilerimizin, son derece yetersiz kalması. İyi niyetli, kötü niyetli demek zor ancak bastıra bastıra diyebileceğimiz tek şey: yetersizler. Partilerinin baskılarına, politikalarına tek başlarına karşı çıkmaları da pek tabii beklenemez.
Bu yüzden Tunahan Kuzu’nun Hollanda’da elde ettiği zafer, tarihidir, örnektir ve öyle gözüküyor ki  -en azından şu an için- azınlıklar olarak kendimizi gerçek manada temsil edebileceğimiz yegane yöntemdir.
Bu bağlamda benzeri bir temsil mercii oluşumu için elini taşın altına koyan Ahmet Koç gibi siyasetçilerimizin gayretlerini son derece hayatı buluyoruz. Normal bir ağacın aksine her an yeni dallar açan, yeni gelişmelere açık olan ve bizim de bir parçası olduğumuz Avrupa medeniyetinin çok daha güzel çiçekler açması için her çaba, geleceğimizin teminatı olacaktır.