Siz 87 kişiyi katleden Danimarkalı canı Breivik’in evli, 3 çocuk sahibi bir fırıncı olduğunu biliyor muydunuz? Ya da yıllarca Afganistan’da insanlara kan kusturan Taliban’ın başarılı bir dernek çalışanı ve gönüllü olarak sokakta temizlik yapan biri olduğunu? Bilmiyordunuz, çünkü gerçek değil, çünkü bu, doğanın işleyişine taban tabana zıt.
Tarih boyunca, topluma en çok zararı veren kişiler, aslında o toplumda ya çok dışlanmıştır, ya da dışlanan bir kesimin bir üyesi olmuştur. Taha Akyol’un “Politikada Şiddet” kitabında bolca örneklendirdiği gibi, bütün anarşist, faşist ve komünist örgüt ya da kişilikler bile, bu tanıma girmektedir.
Bir grup gibi düşünürsek, aynı şeyi dışlanan bir azınlık üzerinde uyguladığınızda da aynı yere varıyorsunuz. Eğri oturup, doğru konuşmamız gerekirse, Belçika toplumuna çok da entegre olmadığımız bir gerçek. Çoğu gencimiz, zorunlu eğitim yaşını tamamlamasıyla okul hayatında veda eder, çoğu yetişkin “işsizlik parasını nasıl daha iyi garantiye alabilirim” düşüncesiyle keyfine bakmaya çalışır; ve bir şekilde yaşadığımız toplumla aramızda sosyal manada yok denilebilecek kadar az bir bağ kalır. İçinde yaşadığımız toplumla aramızda azami ölçülerde bıraktığımız bağlarla, hayatlarımızı daha küçük bir çember içerisinde idame etmeye çalışırız.
Tam entegre olamadığımız ve içinde kendimizi bir nebze de olsa “dış kapının dış mandalı” olarak hissettiğimiz bir toplumla zahiren birebir bir çatışma içinde olmayışımızın tek sebebi, -çoğu defansif azınlığın başarabildiği gibi- kendi öz değerlerimize -kısmen de olsa- bağlı kalabilmemizdir. Bu konuda da kimse aksini söyleyemez. Ancak “keskin sirke küpüne zarar”.
Bunun bir neticesi olarak görüyoruz ki: insanların bir çoğu devletle olan alacak/verecek hesaplarında haksız kazançlara başvuruyor, “adres çekme” gibi hilekarlıklara girişiyor, “Türk’le iş mi yapılırmış?” dese de en fazla başka bir Türk’e gidiyor, gençlerde  “okuyup topluma yararlı olma” düşüncesinin yerini “okumasam da para alabiliyor muyum” alıyor, cömertliği ile nam salmış milletimiz “kim kime ne çöpünü veriyor” diyor vs… Dahası; “Türkler” olarak bir azınlık olarak kalmakla dahi yetinmeyip daha da küçülerek cemaatlere, mezheplere, siyasi görüşlere, camilere, derneklere ve hatta “futbol takımlarına” bölünüp birbirimizle dahi çatışabiliyoruz.
Bölünmeyi, müstakil bir yapı içerisinde yer almayı seven bir millet olarak hakkımızı veriyoruz. Kendi yaşadığımız toplumla ortak paydaları genişletip, kendi çemberimizi kırmadan Belçika toplumuna daha çok noktadan bağlayabilmek bir yana dursun, kendi çemberimiz içerisinde yeni çemberler ekleyip “Belçikalı Türkler” gibi varolan ortak bir paydada bile birleşemiyoruz. Bunun içindir ki bizden sayıca çok küçük olan Ermeni toplumu kendi isteklerini dayatıp sözde Ermeni soykırımını dayatıp yüzkarası olan yasayı çıkarabildi. Bunun içindir ki bu sebeple partisinden haksızca ihraç edilen ve ağır ithamlar altında kalan siyasetçilerimize gereken destek gösterilemedi. Bunun içindir ki meydanda Belçikalı Türklerin eğitim, işsizlik, ayrımcılık gibi sorunşallarını çözmek için elini taşın altına koyan birliklerin yerine, “hangi güruha yaranayım da cebimi doldurayım” mantığıyla hareket eden şahıslar, siyasetçiler, dernekler ve federasyonlar cirit atmaktadır.
“Ne ondu, ne öldü” diyebileceğimiz bir vaziyetteyiz ve iki ihtimal de elimizde. Sonucun gidişatını belirleyecek tek şey ise daha geniş paydalarda birbirimizi “siz” demeden, sevmek, saygı göstermek ve bir olan çıkarlarımız için birlikte çaba gösterme azmini ve kararlılığını göstermek olacaktır.­­­­­