Hani bir fıkra vardır, bilenler bilir… Cehennemde her millet için ayrı bir işkence kazanı varmış. Ve her birinin başında bir zebani nöbet tutarmış. Her bin yılın başında teftişe çıkan baş zebâni kazanlardan birinde hiç bir zebâninin durmadığını görür ve hemen sorumluyu bulup bağırır: “Ya bunlar dışarı çıksaydı nasıl baş edecektik? Bunu nasıl göze alabildin!”. Ancak cevap şaşırtır: “Başkanım! Orası Türk’lerin kazanıdır… Onlardan biri yükselmeye başladı mı, ötekiler zaten hemen indiriverir!”.

Bugün çoğunun bilmediği, Yunanistan’dan, Moskova’ya uzanan Saka Devleti’ni Türkler kurmuştur ve yine Türkler yıkmıştır. Uygur Devleti, Hazar Devleti ve Göktürk Devleti de, aynı kaderi paylaşan devletlerdendir… Tarihin ilk uçan insanı Hazerfen Ahmet Çelebi de bizden, o ilk uçan insanı öldürten de… En ileri devrimleri yapmaya çalışan Genç Osman da, onu boğazlayan da biziz.

Her milletin bir hastalığı varsa, bizimkisi de kesinlikle “çekememezlik” olmalı. Bizi doğu medeniyetlerinden ayıran en büyük özelliğimiz…

Doğu medeniyetleri “biz” üzerine kuruludur. Her şey bir takım oyunudur, “ben” yoktur, “biz” vardır; doğrusuyla, yanlışıyla. Batı ise her şeyi “ben”e dayandırır. Bilimsel başarılar, siyasî hatalar, askerî manevralar hep bir kişiye atfedilir (bkz. Hitler). Tahmin edebileceğiniz gibi bu noktada tamamen bir batılı olmuşuz.

Belçika’daki Siyasetten gidelim…

Etrafınıza bir bakın! Belçika’da yaşayan Türklerin yarısı siyasete bilfiil girmiş durumda. Hizmet aşkı mı? Toplumumuz için büyük hedefler mi? Hayır! Kimi “ya tutarsa” diye, kimi sosyal hayatta daha iyi bir statü için, kimi ise tamamen menfaati ve hatta sırf ego için.

Fakat unutulmamalı ki, bizler bu ülkede azınlığız. Bizleri temsil eden insanlar olmalı gerekli mercîlerde ki sorunlarımızı dillendirilebilsin ve de içinde yasadığımız medeniyete bir şeyler katabilelim. Ancak bu denli yüksek bir katılım değil ihtiyacımız olan. Önemli olan çokluk (nicelik) değil, niteliktir. Önemli olan, işi ehline bırakabilme yürekliliğidir. Önemli olan, toplum olarak kazanacağımız seylerdir.

Dernekler, cemaatler…

Önemli bir farka dikkat çekecek olursak: Rekâbet duygusu, rakîbinden daha iyi olmaktan ibaret kaldığı sürece, sadece zarar verir. Çünkü isin içine “falandan daha iyi” algısı girdi mi, bunun adı hırstır. Asıl olması gereken “azim”dir ki bunun kelimesi “kendinden daha iyi”dir. Hırsta insan kendini başkaları ile kıyaslarken; azimde kendini kendiyle kıyaslar ve sadece ilerlemeyi düşünür. Federasyonlar, dernekler arası çekişmeler, cemaatler arasındaki rant kavgaları, ötekinden iyi olmak için diğerini aşağıya çekme çabaları, laf atmalar, küsmeler, kıskançlıklar… Bunlar herkesin asıl gayesi olarak söyleyeceği “toplumun menfaatleri” ile tabandan zıt hareketlerdir ve hep hırsın seçildiğine birer örnektir.

İnsanlar ve toplumlar, ancak zayıf yönünü bilip, onu kapatmaya çalışırsa ilerleyebilecektir.

Bu hastalığı yenmemiz için gereken şey ise samimiyet, idealistlik ve en önemlisi “biz” odaklı düşüncelerdir. Bırakın “ben” değil “biz” kazansın, bırakın bu noktada doğulu kalalım, bırakın düşmanımız kendimiz olmayalım ve bırakın herkes iyi olduğu yerlerde, işini topluma en yararlı olma yolunda harcasın. Böyle gelmiş; böyle gitmesin…