Simiiit!

Eğer 90’larda çocukluğunuzu Türkiye’de yaşamışsanız, simit satmayan ama “simiiit” diye bağıran çocuklar görmüşsünüzdür (ya da bağırmışsınızdır). Bu oyun nasıl çıktı, hangi mantığa dayanır, belli bir cevap vermek zor; ama hayatı en iyi özetleyen oyunlardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki: seçilen kişi (ebe) iki ağacın arasındadır. Derin derin nefes alarak “simiiit” diye bağırmaya ve koşmaya başlar. Amacı, nefesi bitmeden başkasını ebelemek. Ebeleyemezse? O zaman yeniden iki ağacın arasına gidene kadar, az önce kendisinden kaçan herkes kendisine vurmaya başlar.

2 gün önce Macaristan’daki olay yaşandığında, tam da bu oyun geldi aklıma. Bilmeyenler için: László Petra adlı bayan kameraman, polislerin Sırbistan sınırına girmeye çalışan sığınmacılara müdahalesi sırasında, çocuğu ile polislerden kaçan adama çelme takıyor.

Düşünsenize… Ülkenizde üçü bucağı gözükmeyen, müzmin bir içşavaş var. Balık istifi onlarca insanla küçücük konteynirlarda, insan tacirlerinin yemeğinde meze olma tehlikesini göze alarak bir ülkeye sığınıyorsunuz. Ve sizle hiç bir alakası olmayan, hiç bir alıp-veremediği olmayan bir “insan” size çelme takıyor. Peki niye bu nefret? O sığınmacı, gazeteciye ne yapmıştı da, çocuklarını tekmelemiş, çelmeler takmıştır?

Victim blaming (Kurbanı suçlama sendromu)

İnsan, her zaman yaptığını haklı görmeye meyıllıdır. Haklı değilse, haklı olduğunu düşündürecek gerçek dışı sebepler üretir. Açıklamak için en güzel örnek ise amerikan askerleridir (ki genelde de bu örnek verilir): alelade bir amerikalının bir Vietnamlıdan, bir Iraklıdan nefret etmek için hiç bir sebebi yoktur. Ancak; ülke savaş ilan ettiğinde, askerler, devlet görevlileri ve hatta sıradan halk dahi, o ülke insanlarından nefret etmeye başlar. Motivasyonları ise: “biz” kötü bir eylemde bulunuyoruz ve karşımızdakiler bunu hakedecek kadar kötü insanlar olmalı!”. Karşıdakilerin mağdur olduğu gerçeğini pek tabii bilmekle beraber, suçluluk duygularını bastırmak için sığınabilecekleri tek yer burası.

Osmanlı’dan sonrasi 100 yildan beri orta doğuyu bir arkabahçe, bir silah pazarı, bir terörist örgütler kampı olarak kullanan batılılar için, tam da en uygun açıklama… Afrika’daki, orta ve yakın doğudaki hiç bir olayda parmak izleri yokmuşçasına, onların ülkelerine cihad ve istila amacıyla giden varlıklar olarak görünmeliyiz ki (ki Geert Wilders’ın açıklamasıdır), merhamet değil gazab gözlüğüyle bakılabilmemiz gözlerinde kolay olsun..

Tek çelme o kameraman müsvettesinden gelmiyor.. Çelme “Türkiye güvenli işte, orada kalsın hepsi” diyen Macar başbakan tarafından atıldı. Arama&Kurtarma operasyonuna koyulan bütçe kısıtlamasıyla, İtalya tarafından atıldı. Göçmenleri İngiltere’ye sürme heveslisi pek muhterem Hollande tarafından, PKK’yı vurmayın diye Türkiye’ye baskı yapan Almanya ve İngiltere’den atıldı…

Sözün özü; duvarda yazılı olmayan kural: düşene vurulur. Ve en acımasız çelmeler takıldığında vazgeçmek değil, ayağa kalkmak ve daha hızlı koşmak gerekir. Kalemize geri dönene kadar, durmadan koşmak …