Her insan, kendini iyi hissetmek için, -az ya da çok- ahlaklı, mantıklı, iyi ve dürüst biri olduğuna inanmalıdır. Ve kendisinin geçekte nasıl biri olduğuna dair düşünceler oluşturur. Bunun oluşumu her insan için çeşitli etkenlere bağlıysa da, oluşumundan sonraki yaşadıkları aynıdır. İlk başta, Mevlânâ’dan yardım alarak azıcık daha derine inmemiz gerekecek…

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözü, modern sosyal psikoloji bilimi ile birleştiginde bize ilk seferde görünenden çok daha fazlasını anlatmaktadır. “Olduğun gibi”,  kendinizle ilgili düşüncelerinizi;  “göründüğün gibi” de sizin davranışlarınızı ve yaptıklarınızı sembolize eder. Yeniden yazacak olursak: “Ya nasıl biri olduğunu düşünüyorsan, ona göre davran; ya da nasıl davranıyorsan, o davranışa göre bir insan ol”. Mevlana’nın bu birazcık daha açtığımız sözü, modern sosyal psikolojinin şu an “Bilişsel Uyumsuzluk” (Cognitive Dissonance) olarak tanımladığı devrim niteliğindeki teorinin ta kendisidir. Her insanın, yaşamının çoğu safhasında karşılaştığı bu temel sorunu açiklar.

Bu teoriye göre, sağlıklı bir bireyin her zaman düşündükleri ve yaptıkları aynı doğrultuda olmalıdır. Eğer insanların inandıkları ile yaptıkları uyuşmuyorsa, insanlar suçluluk duymaya başlar. “Kim” olduğuna dair şüpheleri doğar, kendine güveni azalır ve kendisi ile sorunlar yaşamaya başlar. Bunu gidermenin ise üç yolu vardır:

  • Kendisine yakıştıramadığı davranışı bırakmak.
  • Kendisi hakkındaki düşüncelerini değistirerek; yani “kimliğini” değistirerek, yaptığı davranış ile kendisi arasındaki uyumsuzluğu giderir. (Yani göründüğü gibi olur)
  • Yanlış ya da doğru, yeni düşünceler ekleyerek yaptığı davranışın kötü olmadığına dair kendisini ikna etmeye çalışır.

Teoriyi daha iyi anlamak için örnek olarak sigaraya yeni başlayan birini ele alalım. Sigara içmeyi kendisine yakıştıramaz, kendisini gün geçtikçe kötü hissetmeye başlar ve buna binaen yukarıdaki üç şıktan birini seçer. Birincisinde, sigarayı bırakmaya çalışır. İkincisinde, artık bir sigara bağımlısı olduğuna, kisiliğini oluşturan bir etmen olduğuna kendini inandırır. Üçüncüsündeyse, aslında çok sağlıksız bir şey olmadığına, belli koşullarda aksine iyi olduğuna vesaire kendini inandırmaya uğraşır. Yani üçüncüsü “kendini kandırmak” dediğimiz şeyin ta kendisidir. Geriye ilk iki seçeneğimiz kalıyor.

Belçika’da yaşadığımız “Biz kimiz, neyiz tam olarak” sorusuna da –en güzel- bu teoriyle cevap verebiliriz. Kendimizle uyumsuzluğumuzu burada her yerde yaşayabiliriz. İş yerinde, Belçikalı ya da başka bir yerli biri ile içli dışlı olduğumuzda, sürekli geçiş yaptığımız değişik kültürlerin içinde, evde, okulda, arkadaşlar arasında, vatana döndüğümüzde… Hep “Biz kimiz” sorusu gelir aklımıza, özellikle de geçiş yaptığımız farklı kültürlerdeki davranışlarımız birbirinden farklılaştıkça… Daha da somutlaştıracak olursak: Türklerleyken “gavurlar” diye dışlayıp, küçük gördüğünüz insanlarla, başka bir ortamda sarılıp, kucaklaşabilirsiniz…Bir Flamanla ya da Fraknafonla konuşurken, Türkler arasındaki tavrınızdan çok daha fazla “açık-görüşlü” davranabilirsiniz. Dini yaşayışınıza pek özen göstermeseniz de, başka bir kültürel çevrede, ekstradan bir özen gösterme arayışında olabilirsiniz. Ya da Flamanların oluşturduğu bir ortamda, onlar gibi davranıp, onlar gibi tepkiler ve fikirler üretebilirsiniz. Okula ya da işe giderken başınızı açabilir, diğer ortamlarda başörtünüzü takabilirsiniz.

Örnekler o kadar uzatılabilir ki… Her birimiz de kendimizle olan bu uyumsuzluğumuzun kurbanı olarak, “biz kimiz” sorusuna sağlıklı cevaplar verememeye başlarız. Kendimizin “iyi, istikrarlı, ahlaklı, dürüst” biri olduğumuza dair inancımız azaldığından özgüvenimiz de azalır. Kimliğimizle ilgili sorunlar yaşamaya başlarız… İşte tam bu noktada, sağlıklı, “kimlikli” bir insan olmak adına: Mevlânâ’nın sözünü altını çizerek, kendimize hatırlatarak ve somut olarak yaşadığımız sorunların çözümünü düşünerek şunu demeliyiz:

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol !”