Sen kimsin?

Test bir-ki…

Eğer bu yazıyı okuyorsanız, bu yazıya odaklanın.

Çevrenizde dikkatinizi dağıtacak çok fazla bilgi var:

Telefonunuz, bilgisayarınız, gazeteniz, reklam panoları, broşürler, televizyon vs.

National Geographic’in yaptığı araştırmaya göre, yalnızca koşma, hedef alma gibi kabiliyetlerimiz değil, odaklanma yeteneğimiz de azalmıştır. Ve hatta materyallerle ve bu bilgi kirliliğiyle dolu hayatimiz, bize uyuşturucudan çok daha fazla zarar veriyor her hangi bir şeye odaklanmamız konusunda.

Kısacası, her şeye bakıyoruz ama çok az şeyi görebiliyoruz. Her şey yüzeyselleşiyor, dolayısıyla hayatımız da. İkili ilişkilerimiz, sosyal ilişkilerimiz, aile bağlarımız… Ve en önemlisi kendimiz, kendimize yüzeyselleşiyoruz.

Bundan daha yüz yıl öncesine kadar, doğayla iç içe olan insan hayatı, eşyalar, makinalar ve bizi bilgi bombardımanına tutan cihazlarla doldu. Bu köklü değişim, sadece görünen dünyamızı değil, iç dünyamızı da derinden etkilemiştir. Daha az sabır, daha az kendini sorguya çekme, daha az empati ve daha az tefekkür…

“Din” konusu ile alâkasına gelmeden evvel, dini tanımlayalım. Din, insanları huzura kavuşturmak için düzenlenmiş, insanın kendisi ve çevresi ile olan ilişkileri hakkında yol gösteren kurallar ve tavsiyelerdir. Yani bir anlamda, insanın ruhunu besleyen yegâne olgudur.

Materyalizm çağının dini ise ateizmdir. Bunun nedeni, insanların gördükleri şeylere, göremedikleri şeylerden daha çok değer vermeye başlaması… “Bir şey görünmüyorsa yoktur” bakış açısı hâkimdir. Etkilendiğimizin ufak bir tezahürü: hep bir “daha” istemeye başladık. Daha yeni bir telefon, daha güzel bir araba, -nereden geldiği farketmeksizin – daha çok para, daha güzel bir beden… Dinin bize öğrettikleri aklımızın bir yerlerindedir hep ancak hareketlerimiz bu moda ile çalışır hale geldi.

Peki, asil sorun ne?                                                                          

Asil sorun, insanın ateist, deist, budist vs. olmasında değil, asla! Kimsenin haddine değil başka inanca sahip bir insanın inancını yargılamak, sorgulamak. Asil sorun şu ki: inandığımız değerleri bilmiyoruz. Yarım yamalığız.

Yunus Emre’nin dediği gibi: “ilim kendini bilmektir”. Ne olacaksak, tam olmamız gerekir. “Mutlu” bir birey olmamız için ilk adim: kendimizi keşfetmek. Biz niye bu dünyadayız? Amacımız nedir? Neye inanıyoruz ve inanmıyoruz? Yapmamız gerekenler neler? vesaire… Bir din ise, kendimizi tanımamızda yardımcı olabilecek yegâne unsurdur. Müslümansak, Müslümanlık nedir, neye inanmak lazım, hangi ahlaki değerlere sahip olmak lazım, nelere hassasiyet göstermek lazım, bunları öğrenmemiz gerekir. Hristiyan isek aynı, ateist isek aynı…

Yeter ki, ne olduğumuzu bilelim. Kendimize vakit ayıralım, hayatın koşuşturmacasına dur diyebildiğimiz anlarda kendimizi dinleyip, yoklayalım: ne yapıyoruz! Hani eski filmlerde robotlar, dünyayı ele geçirirdi… O misal, robot gibi her gün ayni şeyleri yapıp, kapitalist sistem içinde sıkışmış basit bir tüketici olarak yaşayıp –eskilerin tabiriyle- ot gibi gitmeyelim.

Son sözü, Leuven Üniversitesinin resmi sloganı söylesin:

Kendini keşfet! Ve buna dünyadan başla…