Şu anda iki seçeneğiniz var: ya uyacaksınız, ya değiştireceksiniz. Bu dünyanın her çağında, herkes için böyle olmuştur, böyle de kalıcıdır. İçinde bulunduğumuz çağ ise bilgi-iletişim çağı olarak tanımlanmakta. Ekonominin %50’den fazlasının bilgi-işlemleri üzerine kurulduğu, saniyede milyonlarca bilginin, hataları ayıklanarak verildiği her türlü cihazın, hayatımızda bu denli önemli bir yer tuttuğu çağ için en uygun isim olsa gerek. Bu çağın merkezini oluşturan bilgisayar, cep telefonu, televizyonda olduğu gibi en onemli şey ise, verilen bilgi patlamalarından, asıl, doğru olanları idrak ve analiz etmektir.

Ancak en mesnetsiz savaşların “barış getirmek” diye reklam edildiği, en ırkçı hareketlerin “ülke ve dünya huzuru” olarak kabul ettirildiği bir çağda, bunun ne derece mümkün olduğu tartışmalıdır. Bu aldatmacalar o denli büyük boyutlara varabilir ki; insan yasadığı medeniyeti bile tam olarak idrak edemeyebilir. Avrupa’yı ele alacağız…

Kabul etmek gerekir ki Avrupa medeniyeti, bireysel özgürlüklerde ve demokraside şimdiye kadar öncü olmuş, yaygınlaştırılmasında ise etkili. Ancak son yıllarda öyle şeyler görülüyor ki, gelişen olaylar anlatılsa ve yer belirtilmese, kimse -şuanki vizyonuyla- “orası Avrupa’dır” diyemez. Nasıl mı?

Fransa’da peçe yasağının yankıları henüz kesilmişti ki, ermeni soykırımını inkar edenlere yaptırım uygulanması ile ilgili yasa, geçen haftalarda meclis tarafından kabul edildi. Danimarka’da onlarca masum insanı katleden zanlıyı sahiplenen gösteriler ve örgütler beliriyor. İtalya’da milletvekilleri “yaptığı saldırı yanlıştı ama İslam karşıtlığı ile ilgili görüşlerine hayranım” diyerek destek verebiliyor. Almanya başbakanı Merkel –işlenen seri cinayetlerin ardından- ne kadar ükesinde artan ırkçı hareketlere karşı mücadele sözü de verse, neo-nazizmin ne denli arttığıyla ilgili şaşkınlığını kendi de itiraf ediyor ve ekliyor: “çok-kültürlülük politikasi çöktü”. Başlıca; internette ve sosyal ağlarda örgütlenen ve bazı siyasi parti ve isimlerle ilişkileri olduğu kanıtlanan bu gruplaşmaların, halkın genel bakışını da –olumsuz olarak- değistirdiği yapılan kamu oyu yoklamalarıyla biliniyor.(İsveç ve Hollanda halkının da 2/3’sinin minareye karşı olmasi gibi…)

Belçika, hal-i hazırda sahip olduğu çok-kültürlülükten dolayı bu tür ırkçı hareketlere müsamâa göstermese de; İsviçre’de minarenin, baş örtüsünün seçim afişlerine girdiği, Hollanda’da resmen İslam karşıtlığı amacıyla kurulan siyasi ve sivil hareketlerin rağbet gördüğü, Finlandiya’da “Gerçek Finliler” partisinin %20 oy ile gelip göçmenliği kaldırmayı savunduğu bir Avrupa’da, ister istemez bu gelişmelerin etkisini yaşayacaktır.

Tüm bu örnekler gösteriyor ki; Avrupa kendi öncülük ettiği insan hakları, birey özgürlükleri ve demokrasi çağında keskin bir dönüm noktasındadır:

Ya statükoyu, kendi değerlerini, ekonomisini, dinini korumak adı altında -düşünce-suçu, göçmenleri dışlayıcı siyasetler, ayrımcı hareketleri derinden desteklemek gibi- hamlelerini arttıracak;

Ya da; içinde olduğumuzu düşündüğümüz -modern- olarak adlandırdığımız çağa uymayı, getirisi her ne olursa olsun, kabullenip, Avrupa medeniyetini oluşturan –istisnasız- tüm alt-kültürlere gerçek manada sahip çıkarak, bütün bunlara bir dur diyecek.

2012’nin, Mayalara inat, en güzel yıl olması dileğiyle …