Dünya acımasız bir yer.
Hele ki acınacak yanlarınız varsa…
Bir dükkanınızın olduğunu düşünün. Bazıları müşteriniz, bazıları çalışanlarınız ve her biri kademe kademe. Yüklü bahşişler bırakan sevdiğiniz müşterileriniz de var, yediğini kıt kanaat ödeyip çekip giden de, borç yazdıran da. Az parayla çok iş yapan çalışanlarınız da var, hakkı kadar çalışan da, maaş alıp yan gelip yatan da.
Eğer insanların sadece kendi çıkarlarını düşündüğünü varsayarsak -ki günümüz şartlarında aksi olması mümkün değil- hiç kimse, kötü bir çalışanı için, iyi müşterisinden olmak istemez. Bu senaryoyu, devletler bazında düşünürsek de: hiçbir devlet, kendi karı olmayan bir icraata kesinlikle girmez.
Rivayet odur ki harp halinde olan iki kral arasında şu diyaloglar geçer: Fransız Kralı diyor ki: “biz gururumuz, siz ise sadece para için savaşıyorsunuz.” İspanyol Kralı ise cevaben o tarihi lafı söyler: “evet biz para için savaşıyoruz. Kim kendinde ne eksikse, onun için savaşır…”
İnsan hakları, kitlesel ve bireysel silahsızlanma, nükleer silahların azaltılması, basın özgürlüğü, çocuk hakları, düşünce özgürlüğü… Bütün bu güzel betimlemelerin, dolu gibi gözüken kavramların savunucularının en büyük tuzağı, savundukları kavramlara sahip olmadan bir silah olarak kullanmaları. Amerika’da 1950’li yıllara kadar zencilerin giremediği kamu alanlarının olmasına rağmen bu uğurda savaş dahi açması. Silahsızlanmayı savunur iken Almanya’nın Ortadoğu’da PKK da dahil birçok terör örgütüne silah satarak, en büyük 3. silah satıcısı olması. Nükleer silahlara sahip NATO’nun güvenlik üyelerinin, diğer ülkelere enerji sıkıntısı için nükleer santral dahi yaptırmaması. Türkiye’de basın özgürlüğüyle ilgili yaşanan sıkıntılarda pireyi deve yapan Hollanda’nın, sadece görüşleri nedeniyle tutuklanan reşit olmayan çocukları kameraya aldığı için bir gazeteciyi 15 saat hücrede tutması ve bunun muhteşem bir sansür ile Hollanda basınına dahi yansımaması. Suriyeli 9.000 çocuğun kaybolmasıyla ilgili ele avuca gelir bir tetkik bile yapamayan Almanya’nın, Türk ailelerden türlü bahanelerle zorla çocuklarını alan Almanya’nın, Umman’daki çocuk tacirlerini ağır dille eleştirmesi. Ve Belçika’da, -spekülasyonlara mahal vermeyecek şekilde- sadece ve sadece Erdoğan’ı desteklediği için partisinden atılan Ahmet Koç’un yaşadığı ülkenin, 15 Temmuz hain darbe girişiminde tutuklanan generallerin bazılarının yalnızca düşünce suçu işlediğini AP’de dillendirmesi.
Buna ister ikiyüzlülük deyin, ister çıkarcılık deyin, ister masumane bir şekilde “konuya tam vakıf olamamaktan kaynaklanan sorunlar” deyin.
Gerçek şu ki; devletler -aynı insanlar gibi- sadece kendi çıkarlarını düşünür. Eğer Ermeni lobisi, sözde Ermeni Soykırımı’nı AB ülkelerinin çoğunda çıkarttırabiliyorsa, kara kaşları, kara gözleri için değil; bulunduğu ülkelerde edindikleri ekonomik güçten ötürüdür. Eğer PKK, AB tarafından resmen tanınan bir örgüt olduğu halde, gerçekleştirilen terör eylemlerine Belçika basını her seferinde “özgürlük savaşçısı Kürtler” diyorsa, bu da elde ettikleri ve kazandırdıkları ekonomik güçten. Eğer, Belçika’daki Türk toplumunun çoğunluğunun görüşünün aleyhine, Fetullahçı Terör Örgütü FETO halen destekleniyorsa, bu elde ettikleri siyasi ve ekonomik güçten.
Velhasıl-ı kelam.
Kendi çıkarlarımızı biz düşünmezsek, kimse de bizim için düşünmeyecektir. Ve oyunun kuralları bu ise, siyasi ve içtimai çıkarımlarla kendimizi savunmamız asla yeterli olmayacaktır. Bunun için ise, hem ekonomik, sosyal ve sanatsal olarak çok çalışan “garson”, hem de haklarını en güzel biçimde savunarak layık olduğu hürmeti gören müşteri olacağız.