Sıcak bir yaz günü, gezmek için gittiğiniz yeşilliği bol bir memlekettesiniz… Her taraf envai çeşit karanfiller, beyazın en güzel tonuna sahip papatyalar, kan kırmızısı güller… İçlerinden hızlıca geçerken üzerinizde bir ıslaklık farkediyorsunuz. Elinizi bir değdiriyorsunuz, güzel kokulu, hafif şireli, içinde küçük taneler olan bir sıvı. Yenilebilecek olduğunu sezip elinizin ucundan bir dış alıyorsunuz ki: enfes. Yukarı bakıyorsunuz, arılar topladıkları çileklerle harıl harıl çilek reçeli yapıyorlar. Ne kadar şaşırırdık değil mi? Arıların topladıkları çilek özleriyle böyle birşey yapmaları mucize demek, hemen toplardık bütün gazetecileri oraya…

 

Soru şu ki: arının bal yapabilmesi, daha büyük bir mucize değil mi? Antilop yavrusunun doğar doğmaz koşabilmesi, balina yavrusunun yüzebilmesi, filin titreşimlerle 12 kilometre ötedeki arkadaşıyla anlaşabilmesi? Ya da -daha basit örnekler verecek olursak- milletlerin, halkların nasıl oluştuğu, yok olan dillerin yanında bugün konuşulan 7 bin dilin nasıl varolduğu, gördüğümüz yıldızın ışığının kaç ışık yılı uzaklıktan geldiği…

 

Örnekler çoğaltılabilse de, asıl dikkat çekilmek istenen nokta şu ki: ibret nazarımızı kaybediyoruz. Bundan 20 yıl önce tahayyül dahi edilemeyecek teknolojilere o kadar alışmışız ki, kullanamayanların halini yadırgar olmuşuz. Bu, bir bakıma bizim ileri gitmemize, kendimizi geliştirmemize olanak tanışa da, çevremize bu kadar vurdumduymazlaşmamız, hayatın gaylesine kendimizi bu denli kaptırıp olaylar ve fikirler hakkında tefekkürü bırakmamız, bizi sadece insanı vasıflarımızdan daha da uzaklaştırmaktadır. Bu yan etkinin panzehiri ise, insanı ilişkilerin geliştirilmesi, kültür alış-verişinin artması ve her yönden içtimaî hayatı geliştirmek.

 

Düşünülmemeli ki: dahilerin muazzam beyinleriyle bulduğu buluşları kullanarak ulaştı insanoğlu bugünkü teknolojiye. İnsan, doğası gereği sosyaldır. Dinden, bilime; hukuktan, lisana; edebiyattan, sanata, insanın kültür birikimi olarak sayılabilecek her ne varsa, insanların bir araya gelmesi ile ilerlemiş, gelişmiştir. Ormanda, izole edilmiş, türünün tek örneği olan bir insanın özellikleriyle, sosyal bir canlı olarak modern insanı karşılaştırdığımızda; toplum olarak yükselmemizin ve -en önemlisi- insanı özelliklerimizin artmasının asıl müsebbibinin “sosyalleşmek” olduğunu görürüz.

 

Yabancı bir ülkede bir yabancı olmamızın cilvesi, bu konuda daha çok potansiyelimiz var. Çoklu bir kültüre sahip olan Belçika’da, birincil görevimiz kendi kültürümüze sahip çıkmaktır. Çünkü sosyalleşmemiz bizi bir birey yapıyor ise, bir kültürle etkileşimde olduğumuz kadarıyla ancak o kültürün bir parçası olabiliriz. Bu bağlamda, Belçikalı Türkler olarak düzenlenen sohbetler, tiyatro gösterileri, televizyonlardaki programlar, Türk dizileri, Türk gazeteleri, Türk restorantları, sinemalara gelen Türk filmleri, camii aktiviteleri, konserler, paneller, ve hatta protestolar… Bu etkinliklerin ne kadar parçası isek, o kadar Türk kimliğimize haiz olmuşuz demektir. Aynı mantık, entegre olmakta 50 yılı aşkın süredir büyük sorunlar yaşadığımız Belçika kültürü için de geçerlidir. Kaç kez Belçikalı arkadaşlarımızla yemeğe gittik, ya da davet ettik? Kaç televizyon programı takip ediyoruz, gazetelerini okuyoruz ya da bir etkinliklerinde boy gösteriyoruz? Dostane, insanî, -zorunlu değil de- gönülden kuracağımız ilişkilerin temelini kültürel aktivitelerimiz oluşturacağından, bu bağı kuvvetlendirmemiz elzemdir.

 

Sözün özü, çifte vatandaş olmak hasebiyle, çifte kültüre de sahip olmamız için, yaşamaktan çok daha fazlasını yapmamız gerekiyor. Buddha Gautama’nın dediği gibi: “Ne yapıyorsanız; osunuz”