Bizim kaybetmeye başladığımız söz, işte bu sözdür: “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!”. Bu sözün bir değişiği: “herkes evinin önünü temizlerse, sokak tertemiz olur ”dur. Hâlbuki ilk başta ne kadar çok idealist, tertipli ve her şeyi öngören bir söz gibi gözüküyor.

Biraz daha derin bakalım… “Ben işime bakarım arkadaş” ya da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ile tamamen aynıdır. İçine kapanmak, kendiyle uğraşmaktır. Yurtta sulh (barış) olsun benim için yeter, herkes kendi içinde barış sağlarsa dünya barışla dolar demektir. Öylesine ütopik, öylesine gerçek dışıdır.

Sen evinin onunu temizleyebilirsin, ancak emin olun, her zaman temizlemeyenler olacaktır. Onların pislikleri, sizin evinizin önüne de gelecektir. Yoldan geçenler, sizin evinizin önüne çöplerini atacaklardır. Size gıcık olan komşunuz, çöplerini size doğru ittirecektir. Siz her gün temizleseniz bile, asla temiz kalmama ihtimali her zaman olacaktır. Bu kısa misal bile, bu sözün geçersizliğine tam bir kanıt sayılabilir.

Devlet…

Bizim bayrağımızın aynısının mavi renklisi olan bir bayrak var ve o işgal altında bir Türk ülkesinin bayrağı… Kaçımızın bundan haberi bile yok? Mimarî, tarihî eserlerimiz yıkıldı ve yağmalandı. Sadece İngilizlerin çektiği sinir yüzünden devletin dışında kalan insanlarımız, Kerkük’te, Bulgaristan’da, Irak’ta, neler çekti ve hala çekiyor. Bir “dur” sesi geldi mi? Hayır! Niye? Çünkü biz ne yazık ki “yurtta sulh cihanda sulh” şiarıyla yetiştirilmiş bir millet olduk. Biz kendi kendimizle uğraştırıldık. Yok, bu içkici, yok bu başörtülü; yok bu solcu komünist, yok bu şeriatçı yobaz; yok bu Kürt topraklarımızı bölmek istiyor, yok bu faşist vatanlarından kovuyor. Biz, T.C. olarak, kurulduğumuzdan beri kendi kendimizle savaştık. Üniversitelerimiz bilim adamları, profesörler değil militanlar yetiştirdi güç kavgaları için, kendi halkına –rağmen- halk için halkla savaşmak adına.

Gelelim Türk toplumuna…

Millet ne ise, devlet odur. “Devlet ileri gitmedi de halkı aslında çok iyi” diye bir olgu yoktur. Devlet bizim yansımamızdır. Ve yansımadan bunu görüyorsak, biz de ondan çok da farklı değiliz demektir bu. Düşünün… Şimdi espri olarak kullandığımız “nerde eski bilmem neler” deyimini. O “bilmem ne” yerine “komşuluklar, ramazanlar, gezmeler, arkadaşlar, dostluklar, muhabbetler” gibi o kadar çok geçmişe dair ve şuan olmayan şeyler girdi ki…

Biz değiştik. Zenginlerimiz, evlerine kurduğu bir düzenekle, fakirlerin birbirini görmeden utanmadan yemek alabilecekleri yerler te’min ederlerdi. Simdi Ankara Beypazarı’nda müze gibi yapmış sergiliyoruz. “Evde sulh köyde sulh” deyip kapılarını kapatmamışlar. Düğünlerde takılan altınlar, gösteriş için değil, “evleniyorlar, eşyalarını rahat alsınlar” diye takılırdı. Simdi evlenecek kişi kara kara düğüne nasıl para yetiştireyim diye kredi arama derdinde… Sadaka taşları konurdu görünen meydanlara, ihtiyacı olan gece ihtiyacı kadar alsın diye. Geçenlerde bir arkadaşımın hatırlattığı gibi, insanlar cüzdanlarını çıkarırken arkalarını döner göstermezlerdi. Fazla varsa kendine, az varsa bana üzülmesin diye. Sokakta yemek kabul edilemezdi biri görür canı çeker, göz hakkına girerim diye. Şimdiki gibi paylaşım sitelerinde “bugün de buradaydım”, “bugün de bakin bunu yedim” diye reklam edilmezdi.

Evet, kabul edelim, biz değiştik. Vurdumduymazlaştık. Çünkü kapitalizmin esiri olduk. Dilimiz, “hele bir kendini kurtar”, “milletin derdi sana mı kaldı”, “sen kurtaracaksın sanki milleti” gibi kelimelerle doldu taştı.

Bu yazıyı okuyan kişi! Son olarak iki vecize ile millet olarak kendimize yeni bir şiar bulmamızın gerekliliğini söyleyerek bitirmek istiyorum:

“Yağmur yağar çise çise, bugün bize, yârin size” ve:

“Komsusu açken tok yatan, bizden değildir”.

Esenlikler…