Ve razı olmaya onu en başta iyi tanımakla başlayın. 1 dakikası kalmiş otobüsünüze doğru giderken “bir sey çıkar, gene bineceğim varsa binerim” deyip sallanarak gitmek değildir razı olmak, çoğumuzun sandığı gibi. Son ana kadar koşmaktır, kovalamaktir. Razı olmak, sonuç ne olursa olsun, suçlamamak, üzülmemek ve hayıflanmamaktır. Kaçırsanız da, yetişseniz de. Ve daha da önemlisi –hırs olmadan- daha iyisi için çabalayabilmektir.

Yabancı bir ülkede, yabancı biri olarak doğmak ya da sonradan karışmaya çalışmak gariptir. Ancak bu durum, avantaj mıdır, dezavantaj mıdır; bunu sadece ve sadece orada yaşayan bireyler belirler.

İstanbul’da çoğumuzun duyduğu “Polonezköy” en guzel örneklerdendir. 18. yy sonlarında Polonya’nın komşu ülkeler tarafından parçalanması ve Osmanlı’nın buna tek karşı çıkan ülke olarak oradaki göçmenleri kabul etmesiyle oluşturulmuş o yuva. Oradaki insanlar, vatanının yıkılması, akrabalarının vefatı ve hastalıklarla mücadele ettiler. Ancak “kader” mevzuunu o kadar iyi anlamış olmalarından kaynaklanmalıdır ki; Osmanlı’da, askerî, tıbbî, ticarî, siyasî ve sanatsal alanlarda o kadar ileri gittiler. Nazım Hikmet, Leyla Gencer gibi… Ve bir acınacak, azınlık olarak kalmaktan öte, bulundukları ülkede kendilerine ve dostlarına büyük hizmetlerle varlıklarını perçinleyerek korudular; bu güne kadar. Gelelim Belçika’ya…

Belçika ileri sosyal-devletler klasında, AB’nin başkenti, serbest-pazar ekonomisini benimsemiş, her türlü sosyal faaliyete fon ayırabilecek, çoğu alanda ilerlemiş, gelişmiş bir ülkedir. Şu anki durumu alırsak, Türkiye’den çok daha fazla fırsatlara da gebe. 200.000 civarı vatandaşımız var ve bir şekilde tutunmuşuz 50 küsür yıldır. Gelelim bize…

Hal bu iken, bizler ne yapiyoruz? Amacımız ne? Kaçımızın hayali sadece sorunsuz bir şekilde ‘işsizlik parası’ alabilmek? Kaçımızın ideali “evim, arabam olsun yeter” ? Çevremizde her gün sosyal, bilimsel, sanatsal etkinlikler gerçekleşirken, çocuklarımızın “kontratlı bir iş” ya da “memuriyeti” daha çekici bulmasında suç bizde değil mi? Bunlar başkalarına atılamayacak kadar bizim, yüzleşmemiz gereken suçlarımız.

Evet, şuan siyasetçilerimiz var, burada kurulan şirketlerimiz var, güzel mesleklere sahip insanlarımız var, dükkanlarımız var. Ancak şu andaki dünya konjünktürüne, sahip olduğumuz imkanlara ve avantaja çevirebileceğimiz özelliklerimize baktığımız zaman; yaptıklarımız, potansiyelimizin çok daha altında kalıyor.

Vakit; sahip olduğumuz “kaderciliği” değistirmenin vaktidir. Kaderin anlamı: başımıza gelen şeylerin bütünüdür, geçmişe dairdir, geleceğe dair değil. Geleceğe dair olan şeyin adı: kısmettir. Biz, bu dünyada en güzel şekilde yaşamaya, insanlara bir şeyler sunmaya ve bırakmaya mecburuz; temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya mecbur olduğumuz gibi. Kısmetimizde ne olacağını bilmediğimiz için de, en güzeli için çalışmalı ve bir hırs yapmadan hep daha iyisini yapabileceğimizi bilerek, son anımıza kadar çalışabilmeliyiz.

Arkasından koşacağımız en güzel otobüsleri yakalamak dileğiyle…