Bu gece öleceğinizi bilseniz, bugünki planlarınızı değiştirir miydiniz? Ya da dediğinizin, son sözünüz olacağını bilseniz, yine de aynı şeyleri der miydiniz? Yahut şuan yaptığınız işin son fiiliyatınız olduğunu bilseniz, devam etmek ister miydiniz?

Çocukluktan başlayarak insanoğlu, anlaşılamayacak mertebede karmaşık olan dünya hayatını -doğru ya da yanlış- kalıplara sokarak anlamlandırmaya çalışır. Bu dünya ve kendi hakkında oluşturduğu şemalarla ise kendince amaçlar belirler. Belirli bir meslek erbabı, belirli bir mevki, bir aşk, bir felsefe, bir din yahut bir çeşit zenginlik hayali…

Bilgi patlaması çağı olarak da adlandırabileceğimiz bu çağa kadar insanlar, genelde yanlış hayat amaçları oluşturduğundan şikayetçiydi. Çağımızda ise, insanlar -bırakın amaçları için çabalamayı- amaçlarının ne olduğunu dahi unutuyorlar.

Günümüzün bir kere üçte biri uyku ıle geçiyor. Diğer bir üçte birini de okul, iş vs. gibi hayatımızı madden idame ettirebilmek için harcıyoruz. Yani normal bir hayatın, normal bir gününde elimizde şanslıysak sekiz saatimiz kalıyor. Yeme, içme, hoş geldin, beş gittin, dinlenme, spor gibi temel ihtiyaçlarımızı da içerisinden çıkardıktan sonra elimizde kalan bir kaç saatimizde ise tabiri caizse televizyonun, bilgisayarın ve 24 saat başucumuzdan ayrılmayan o “masum” telefonlarımızın içerisindeki sosyal medyanın bilgi bombardımanı altında “yahu, sahiden ben ne yapıyorum?” sorusunu kendimize sormak için başımızı dahi kaldıramaz durumda kalıyoruz.

Bunu tam olarak farkettiğimde yıllardır görüşmediğim bir arkadaşımla konuşuyordum. En son konuştuğumuzda hayalleri olan, yaşadığı toplumu daha da güzelleştirmeye dair fikirleri olan, insanlık, felsefe ve din ile iç içe olan arkadaşımın yıllar sonra karşılaştığımızda anlattığı bütün şeylerin araba, ev, fatura, sosyal medya, futbol olduğunu görünce -artık çok şaşırtıcı gelmediği için- ilk etapta farkedemesem de, bilahare dedim ki: yahu, bu çocuk ne yapıyor kendine? Kesin olan tek şey ise, arkadaşımın kendisine bu soruyu soracak kadar dahi bir fırsatın eline geçmemiş olması.

Aslına bakarsak, annesi gelene kadar arkadaşlarıyla vakit geçirme izni alan çocuklar gibi bütün insanoğlu. Annemiz ne zaman gelecek; belli değil. Ya öğlen, ya ikindi, ya akşam, ya da on saniye sonra. Bizler, sahip olduğu vakti en değerli şeylerle geçirmekle mükellefiz; en başta kendimiz için. Sadece vakit doldurmak ve hayatımızı idame ettirmeye, maddiyata, kavgalara ve nefsani mücadelelere girmek değil; yapmaktan hoşlandığımız şeylere, başkalarının hayatlarını güzelleştirmeye, asıl istediğimiz şeylere -korksak da- üzerine giderek elde etmeye çalışmaya ve en önemlisi annemiz eve geldiğinde gururla söyleyebileceğimiz şeyler yapmış olmaya adanmalıyız.

Ne kadar güzel ki, Belçika’daki genç ve ne yapmak istediklerini bilerek, emek vererek bir araya gelen arkadaşlarımızın 25 Nisan 2018 tarihi itibariyle, bütün Belçika’da kendi çektikleri film olan “The Last Game” (Son Oyun) yayına giriyor. Tarihe not düşülesi; çünkü espriyle başlayan bu gayelerini, ferdi hırslarını bir kenara bırakıp, gerçekleştirerek, Belçika’da ilk kez bir Türk filmi yayınlayan kardeşlerimiz oldular. Bu başarı hikayesine siz de Kinepolis’te yaptıkları bu güzel işi izleyerek destek verebilirsiniz.

Son olarak; insan ne kadar uzun yaşarsa, o kadar iyi anlıyor hayatın ne kadar kısa olduğunu. Umulur ki; sahip olduğumuz en kutsal varlığımız olan vaktimizi hayat kargaşasına feda etmek yerine, ardında -küçük büyük- güzel anılabileceğimiz birşeyler için harcayabiliriz.