Ne kadar doğrudur bilinmez ama sert bir öykü vardır tarihi cevaplara dair. “Para, para, para” lafı ile ünlü olan Napolyon ile İspanya kıyasıya bir savaşa tutuşur ve sonunda Napolyon, bütün İspanya’yı işgal eder. Bunu içine sindiremeyen İspanyol Kralı “Siz yalnızca para, altın ve toprak elde etmek için savaşırsınız. Oysa biz sadece, onur ve namus için savaşırız.” diyerek çıkışır Napolyon’a. Fakat onun verdiği cevap çok daha ağırdır: “Doğru söylüyorsunuz, kimin neye ihtiyacı varsa, onun için savaşır.”

Her ne kadar yapılan haksızlıkları haklı çıkarmak için söylenmiş de olsa, cevap bir anlamda hayatın sırrını gizlemektedir. Herkes neye ihtiyacı var ise, onun için savaşır. İnsanlar hayatlarını bu amaçlar çerçevesinde çizer, yatırımlarını bu doğrultuda yapar. Peki bir insan neye ihtiyaç duyar dersiniz? Onur? Para? Namus? Mal-mülk? Sağlık? Huzur?… Cok değişik cevaplar gibi dursa da, temeli aynı olan cevaplardır. Ancak buna geçmeden önce Abraham Maslow’un “insan neye ihtiyaç duyar” sorusuyla yola çıktığı ve psikolojinin temel kuramlarından birini oluşturan o ünlü çalışmasına kısa bir göz atalım.

Bir piramit düşünün, 5 basamaktan oluşan. Her insan bu 5 basamaktan birindedir. Her basamak ayrı bir ihtiyacı temsil eder. Ve bir basamaktaki ihtiyacı karşılamadan bir üst basamağa geçilememektedir. En alt ve 1. basamak fiziksel ihtiyaçlardır; yemek, içmek ve hayatını idame ettirebilecek temel kabiliyetler gibi ihtiyaçlardan oluşur. Bunlar eğer tamamen karşılanırsa 2. basamağa geçer, yani kendini güvende ve emin hissetme ihtiyacı doğar. 3. basamak, insanlarla ilişki kurma ihtiyacı: arkadas-çevre edinme, aile ve diğer sosyal etkinliklerden oluşur. 4. basamak saygı ihtiyacini temsil eder. Kendisine saygı duyulmasını, sayılmasını, önemsenilmesini ister. Ve son basamak olarak sayılı insanların varabildiği kendini gerçeklestirme, erdem, doğallık ve ön-yargısızlaşma ihtiyacı. Yani; hayatın farklı aşamalarında, farklı ihtiyaçlar vardır. Ancak bu gereksinimler, -diğer faktörlerden daha çok- insanın kendisini nasıl gördüğü ile alakalıdır. Ve dünyadaki insan adetince, farklı görüşler vardir. Asıl olan yazının sonunda değineceğimiz gibi yalnızca tek bir ihtiyaç vardır ve bu her aşamada şekil değistirir.

İnsan doğası itibariyle eksik yaratılmıştır. Dört başı mamur olmaktan her zaman uzaktır. Bir şeyi iyiyse, bir şeyi kötüdür. Bir şeyi fazlalaşırsa, bir şeyi azalır. Islamiyete göre ise zaten insan, Allah’ın tecellileri ile meydana gelmiştir. Allah’ın bilinen 99 isminin her birinden belli bir ölçüde verilmiştir her bir insana. Bir insanda El-Mü’min (güven veren, koruyan) ismi öne çıkarken, bazısında -halk arasında açık gözlü diyeceğimiz insanlarda- El-Basîr (her seyi iyi gören) ismi ağır basar. Direk sinirlenene “celallenme” deriz (El-Celîl), sakin kalana halim-selim deriz (El-Halîm). Yani insanlar değişiktir, kendilerini değerlendirmek için sahip olduğu kişisel özellikleri de değişiktir ancak temel ihtiyaç aynıdır.

Peki nedir temel ihtiyaç?

Temel ihtiyaç güçtür. İnsan içinde kendinin aslında ne kadar güçsüz bir varlık olduğunun bilincindedir. Nasıl bilincinde olmayalım ki? Dünyaya geliyoruz, elimizde değil; okuyoruz, çalışıyoruz, didiniyoruz ancak sonucunda ne alacağız, bizim elimizde değil; hasta oluyoruz, vücudumuzdan hastalıklı hücrenin çıkıp çıkmaması elimizde değil; en basitinden yemek yiyoruz ve yediğimiz şeyin bize şifa ya da cefa olup olmaması, elimizde değil. O yüzden sahip olabileceğimiz bir güç istiyoruz ki bu acizliğimizi bastırabilelim. Ancak, önemli olan nokta, güce sahip olmak değil, güce sahip olduğuna inanmaktan geçiyor. Bu şekilde telafi edebiliyoruz bu acziyetimizi. Kimimiz bunu sahip olduğu para ile buluyor. Paranın kendisini çoğu güç durumdan kurtarabileceğine inanıyor. Kimisi -Kanunî Sultan Süleyman gibi- “olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyerek sağlığın asıl güç olduğuna inanıyor. Kimisi sahip olduğu özellikleriyle güç buluyor. Zekâsına, dâhîliğine ve ön-görüsüne güveniyor ve inanmak istiyor.

İnanmak istiyor çünkü bu kendini bu güçsüz dünyasinda iyi hissedebileceğini düsündügü bir kaç seyden biri. Ancak farkedebileceğiniz gibi, yukarıda zikrettiğimiz şeylerin hiç biri güç getirmez. Getirirse de, devamlılığı olmaz. Peki asıl cevap? İşte asıl cevap ise bizim Çanakkale Savaşını, Malazgirt Savaşını nasıl yendiğimizde saklı. Bizim güç dediğimiz şey, eksilmez, artmaz ve her koşulda size karşı konulmaz bir destek sunar. Çünkü bizler, geçici güçleri güç değil, vesile olarak adlandırırız. Bizim gücümüzün adı: iman gücüdür.