Bir gün, Şeyh-i Ekber Mühyiddin-i Arabî Hazretlerine bir öğrencisi gelir ve heyecanla ve der ki: “gelirken türlü nebât (bitki) benimle konuşmaya başladı. Her biri neye iyi geldiğini, ne için kullanılabileceğini söylüyordu bana. O ise, öğrencisine döner ve şöyle der: “onlar sana konuşmayı bıraktığında gel bana.”

Düşünüyorum da, bir tek onlara mı konuşuyorlardı acaba?

Bizim neyimiz eksik?

İster mistik bir hikaye deyip geçelim, ister “onlar öyleydi tabii” deyip yuvarlak bir kelâmla; farketmez.

Bir bardak suyu düşünün. Çok da üzerinde durulası edilesi bir şey değil, değil mi? Değil! Doğada hiç bir şey yok olmadığını biliyoruz. Sürekli buharlaşarak göğe çıkar, çeşitli vasıtalarla yeniden döner, tüketilir, yeniden döner ve devamlı surette bu tebeddulat devam eder. Bardağınızdaki bütün o hidrojen ve oksijen atomlarının binlerce yıldır kimlerle ve nelerle temas halinde bulunduğunu düşününce, ne kadar da karmaşık gözüküyor…

Bir sinek kolonisi oturup incir reçeli yapsa garipseriz de, arıların bal yapması bu kadar mı normal? Bir bardak suyun hikayesinin bu kadar karmaşık olma ihtimali daha mı az normal?

Telefonların nasıl çalışabildiği, uçakların nasıl uçabildiği, uzaktan kumandaların nasıl çalıştığı, basınçtan dolayı insanın henüz ulaşamadığı dünyanın en derin mevkii mariana çukurunda yaşayan canlıların neye benzediği, güneş ile teması olmadan vücudundan ışık zuhura çıkaran balıklar…

Bu misaller bize açıkça gösteriyor ki; çok az düşünüyoruz…

Hayatın yersiz telaşesi, bizi gündelik, monoton, tekdüze raylarına itiyor ve giydiridiği at gözlükleri, içerisinde yaşadığımız bu dünyayı bile körleştiriyor.

Bu at gözlüğünü yırtıp atan, Nesîmî’nin “gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi, gâh inerim yeryüzüne, seyreder alem beni” diyerek tasvir ettiği ilacın adı ise, güzel Türkçemizde “tefekkür”, yani derin düşünmedir.

Suan için, insanın paralel olarak birden fazla meseleyi aynı anda düşünemediği, psikolojik olarak kanıtlanamasa da, çoğu insan için bunun bir gerçeklik olduğu yapılan testlerle ortaya konmuştur. Tam bu noktada, bizim meselemizle ilgisi ise şudur ki: gerçekten gereksiz şeylere odaklanıp kalıyoruz. Şöyle bir düşünün bugün ne düşündünüz? Akşama ne yiyeceğinizi? İşe zamanında kalkıp kalkamayacağınızı? Sosyal medyadaki paylaşımlarınızın ne kadar beğenileceğini? Her günün sonunda, bugün bana ne kattı -ya da ben bugüne ne kattım- diye düşündüğünüzde, çoğu zaman ne kadar boş işlerle meşgul olduğumuzu farkedebiliriz…Sorunlarımızın farkmazlığına başladığımız nokta da tam olarak burası.

İnsanlığa, yaşadığımız topluma, temsil ettiğimiz ma’şere olan sorumluluklarımızı bir kenara bırakalım. Bir insanı sevindirebilmeyi de bırakalım, en basitinden kendimiz için: ben ne için varım ve bu senelerdir yaşadığım hayatta tam olarak ne yapmaya çalışıyorum diye kendimize soruyor muyuz? İnandığımız değerlere niçin inanıyoruz, bize faydası ne, çevremizdekilere faydası ne? Aklımızdaki ideal insanla, biz arasında ne kadar büyük bir fark var? Biz kendimizi bu şekilde sorgulamayı bıraktığımızda ve hayatın o akıcı kollarına kendimizi bıraktığımızda, benliğimizden ve inandıklarımızdan ne derece kopuyoruz?

Aileden, sosyal hayata, iş hayatından, evlilik hayatına, komşuluk ilişkilerinden, siyasi düşüncelerimize… Bizi biz yapan herşeyin, bu tefekküre ayırdığımız süre içerisinde şekillendiğini aklımızdan bir an bile çıkarmamalıyız. Ve en önemlisi, âlımınden, câhiline, avamından, münevverine; ancak herkes kendini, dünyasını, geleceğini, geçmişini ve dahası evreni müşahede ve tefekkür ettiği takdirde yaşanılası paydalara sahip bir dünya elde edilecektir.