İçinde bulunduğumuz çağa farklı adlar konulmaya çalışıldı. Kimi milenyum, kimi iletişim, kimi bilişim çağı olarak adlandırdı. Fakat su götürmez bir gerçek var ki: içerisinde bulunduğumuz çağın en önemli ham maddesi ne insan gücü, ne popülasyon, ne para, ne de şöhret; sadece bilgi. Bunu bilen ve öncülük eden gelişmiş şirketler en büyük yatırımlarını eğitime kullandı ve de halen kullanmakta. Bir çok konuda dünyanın gerisinde kalan Hindistan bile, bilişim teknolojilerine yaptığı yatırımların şuanda ekmeğini yiyor. Mikro ölçekte bakacak olursak da, okuyan ve hergün değişen dengeleri yakın takip eden, bilgiye hakim olan insanlar, okumayanlara göre hem ekonomik, hem içtimaî olarak çok daha avantajlı durumda.

Belçika’daki Türk gençlerinin yüksek öğrenime gitme oranı düşük. Yüksek öğrenimi bitirme oranı daha da düşük. Bunlar bilinen tehlikeler. Peki; yüksek öğrenimi bitirenler, kendi sektörlerinde iş bulmaya ne kadar yakın?

Dürüst olmak gerekirse, direkt bu konuyu işaret edecek herhangi bir istatistiksel bilgi yok (eğer var ise bilmekten mutluluk duyarım!). Ancak geçen 1 ay içinde, çok dramatik olaylara şahit oldum. Şahsen tanıdığım 3 arkadaşımın yaşadığı ortak tecrübe şu:

A şirketine başvuruyorlar. Hepsinin de güzel özgeçmişleri var, iş için yeterli tecrübe ve birikimleri var. İlk ikisi hiç bir şekilde geri dönüş almıyorlar. Bu durumdan sıkıldıkları için ve ayrımcılık gösterildiğini düşündükleri için, aynı özgeçmişle fakat farklı, Flamanca isimlerle başvuruyorlar. Tam da düşündüğünüz gibi, son derece kısa bir vakitte hemen geri dönüş alıyorlar. Çok acı değil mi? Sadece ve sadece işimden dolayı, aynı işi belki de daha iyi yapacak birine vermekten çekinip ise almamak… 3. Arkadaşım ise benim de yaşadığım o buram buram ayrımcılık kokan iş ilanına başvurmak yürekliliğini göstermiş. İlanda alenen “anadili Flamanca olması” şartı var. Üstüne basarak söylüyorum: bu İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne aykırıdır! Bir işe liyakat sahip olunan fiziksel, bilişsel, zekasal ve özniteliksel özelliklere göre belirlenebilir. Anadili, kültürü, ırkı, dini, rengi bu konuda hiç bir şekilde telaffuz dahi edilemez. Bu değerlerin -sözde- en büyük savunuculuğunu yapan Avrupa Birliği’nin başkenti mahiyetinde olan bir ülkede, bu tarz “şeffaf duvar”lara bu kadar sık rastlanabilmesi, bunun muhtelif olaylar olmadığının en net göstergesidir.

Bu sorun, bizim sorunumuz değildir. Bu sorun, Belçika’nın yerli halkının algısal bir sorunudur. Hergün medyada Türkiye aleyhine yazıların yazıldığı, terörist ve müslüman kelimesinin birlikte su gibi anıldığı, yanlış politikalarla gençlerimizin sokaklarda, istasyonlarda boş boş gezdiği gerçekleri var. Bu açıdan bakarsak, haksız da sayılmazlar. Düşünün; Türkiye’de bile dini ve içtimaî özellikleri aynı olan Suriyeli göçmenlere yapılan ayrımcılıkları düşünün. Medyanın en ufak kışkırtmasıyla, dünyanın en misafirperver milletlerinden olan biz bile, kardeşlerimizle karşı karşıya gelebiliyorsak, Belçikalıları da daha iyi anlayabilmeliyiz.

Sorun bizim sorunumuz değil dedik. Ama çözüm bizim elimizde. Bunu da -naçizane fikrim- iki kulvarla çözebiliriz. İlk olarak iletişim kanallarımızı çoğaltmalıyız. 300 Bin Türk’ün yaşadığı varsayılan Belçika’da, bir Türk arkadaşı, tanısı olmayan insanlar olmamalı. En önemlisi: günlük hayatta konuşmalı, misafirlikler yapılmalı, etkinliklerine gitmeli, davet etmeli, sohbet etmeliyiz. Makro ölçekte derneklerimiz ve kurumlarımız, her iki halkı kucaklayıcı aktiviteler, expolar düzenlemelidir. Bizleri tanıdıkça, korkulacak değil, bir çok konuda Belçika’ya değerler katacak potansiyellerimizi daha iyi görmeye başlayacaklar.

İkinci olarak da, uzun vadede işleyecek birinci kulvarın yanında, işsizlik sorunumuzu -kısmen de olsa- kendimiz çözmeliyiz. Ortaklıklarla, -devletçe verilen teşviklerle- yeni iş alanları açmakla, hali hazırdaki işlerimizi büyütmekle, istihdam etmekle, özellikle kalifiye elemanlarımızı kayıp bir nesil olmaktan, katma değer katan, sıçratma gerçekleştiren nesillere dönüştürebiliriz. Yeter ki biraz cesaret…