“Ev alma komşu al” atasözümüz ve Avrupalıların genel deyimi: “home, my sweet home (evim evim güzel evim)”. Fark açık değil mi? Doğu’da insanlar birlikte yaşamaya, ailesine, arkadaşlarına, birlikteliğe ne kadar önem veriyorsa; batı ise bireyciliğe, bireyin kendi başına tamamen özgür ve bağımsız bir biçimde ayakta durmasına önem veriyor. Türkiye ise Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanmış topraklarıyla, batinin bu ‘bireycilik’ anlayışına pek de ısınmış değil. Avrupa’da yaşayan Türkler olarak da, bireyciliğe pek yatkın olduğumuz söylenemez.

Özellikle üçüncü jenerasyonla başlayan, ekonomik özgürlüklerini –yahut bir diploma ile ekonomik özgürlük potansiyellerini- kazanmış olanların Türkiye’ye bir tersine göç başlatmış olmaları bu aralar dillendirilmeye başlandı. Zeynep Balcı’nın Anvers Üniversitesinde yaptığı araştırmada da, bunun başlıca nedeninin ayrımcılık ve dışlanmışlık hissi olduğu gözüküyor.

Hepimizin malumu ki; ilkokul, ortaokullarda yabancı kökenli öğrenciler daha alt bölümlere zorlanıyor, yüksek bölümlere gönderilmiyor, yükseköğrenimde çocuklarımıza bir flaman ya da valon kadar eşit şartlar verilmiyor, aynı ve hatta düşük profilde bir flaman ya da valon varsa Türkler o işe alınmıyor, “cam duvar” politikasıyla ayrımcılık yokmuş gibi gösterilip, hiçbir zaman aşamayacağımız cam duvarlar oluşturuluyor.

Anvers’te yaygın bir fıkraya ablamın verdiği tepki durumu özetliyor aslında. Fıkra şu: “bir Amerikalı Anvers’e geliyor. Kimle tanışsa ya Türk, ya Arap, ya İtalyan, ya başka uyruktan. En son isyan edip soruyor birine: ‘yahu bu flamanlar nerede?’. El cevap: ‘onların hepsi çalışıyor, saat 5’te çıkarlar”. Gülmesini beklerken ablam kızıp: “O Flamanların yaptığı işleri bizlere verdiler de biz mi yapmadık?”. Olay maalesef tam da bu.

Ancak bütün bu malum olayların dışında, bir de gerçek var ki; bu tersine göçün tek sebebi bu değil. Kendi izlenimlerime göre, Türkiye’ye giden gençlerin en büyük motivasyonu başka. Onlar, marketten bir şey aldığında çalışanın “ne yaptın senin işleri hallettin mi?” diye sormasını istiyor. Otobüste, yolda tanımadığı biriyle selamlaşıp “sen nerelisin, nereye gidiyorsun” diye sormak istiyor. Bayramlarda burada birkaç akrabayla post-modern bir bayramlaşma yerine, evine yakın-uzak herkesin girip çıkmasını istiyor. Alışveriş yaparken esnafa “en son kaça olur”, “yap bir güzellik, ayağımız alışsın”, “poşetler kalsın gelirken alalım” demek istiyor. Selpak satan çocuklarla muhabbet edip başını sıvazlamak istiyor. Özetle, bir bireyler yığını arasında değil de; kendini içinde, sıcak ve güvende hissedebileceği bir bütünün küçük bir parçası olmak istiyor.

Yani “ben kesin dönüyorum”un arkasında somut, planlı ve realist bir olgudan çok, son derece duygusal ve primitif bir tema yatıyor. Yani bunun arkasındaki tehdit: “pembe hayallerle gidenlerin kara rüyaları olur”. Gidenler kervanından, ve hatta siyasetçilerimizin bile dahil olduğu gitmeye niyetlenenler kervanından, her zaman güzel haberler almıyoruz. Bunun içindir ki; gerçek, haklı nedenlerimizin olması; bizim somut, realist ve sağlamcı kararlar almamızı engellememeli.

Sevgi ile kalın.