Demokrasi’yi, diğer yönetim biçimlerinden daha iyi yapan temel düşünce şudur: “çoğunluk yanılmaz”. İdeale en yakın yönetim biçimi olduğu aşikar. Ancak “büyük patronlar”ın, toplumun “aşağı kesimleri”nin lafıyla hareket edebilecek kadar özgüvenli olamayacakları da aşikar. Bu yüzden -özellikle iletişim araçlarının ve bu bağlamdaki teknolojik imkanların artmasıyla- demokrasi, amaçtan çok alelade bir araç haline gelmiştir. Teknoloji, iktidardakiler için “istenilen politikayı halkın da istemesini sağlamak için her veri, bilgi, mentalite şablonunu halka empoze etmek için herşey mübah“ düsturunu gerçekleştirirken, bu güçten yoksun diğerleri için “iktidarın yaptıklarını yalanlamak için herşey mübah” düsturunu gerçekleştiriyor. Irkçılık, İslamofobi, Türkofobi de dahil… Halkın geneline düşünmelerini istedikleri şeyleri çok rahat düşündürerek, köpeksiz bir köy haline getiriyorlar siyasi sahayı. Her yanımız bilgi kirliliği, yalan haber ve gizli yönlendirmelerle dolu.

Yabancıların temsil sahasında ise: “şu Türk aday içkiciymiş diyorlar”, “şu aday ajan”, “şu parti Türkleri yıllardır kandırıyormuş”, “şu parti camilere, derneklere zorluk çıkarıyormuş” vs vs… Yetmiyor, Türk adaylar arasında parti bazındaki çelişkilerden ötürü inanılmaz bir dedikodu furyası da dönüyor. Türk azınlığı temsil etmesi gereken bir avuç “siyaset tellalı”, kendi aralarında da kişisel çıkar bazlı bir bölünme yaratarak, zaten parçalanmaya müsait Türk azınlığı daha da temsil edilemez bir hale getiriyor. Asıl temsil edebilecek kapasitedeki adaylarımız ise kasıtlı şekilde lekeleniyor, sindiriliyor…

Belçika Be.One partisi, bu soruna tepki olarak çıktı ve Belçika’daki tüm yabancıları temsil etme iddiasıyla bir yola girişti. Ama başlangıcından itibaren, temsil edecek kapasiteden uzak olduğu ve itici gücünü bu temsil edilemeyen yabancı azınlıktan almadığı; aksine onları tavlamaya çalışan bir playboy edasıyla arz-ı endam ettiği izlenimi verdi. Gerçek sorunları ele alma kararlılığını gösterip radikal çözümler sunmak yerine popülist bir çizgiyle halka inmeye çalışmanın halktaki yansıması en azından bu idi.

Yanıbaşımızdaki komşumuz Hollanda’da ise, temsil ve demokrasi açısından son derece umut verici bir örnek karşımızda: DENK partisi. Başardıkları en önemli şey, temsil etmeye yeltendikleri insanların mentalitesine, sosyal hayatına, isteklerine ve beklentilerine hakim olmak. Bu, “bunu yapsak/desek oylarını alırız”dan öte “temsil ettiğim insanlar benim yerimde olsa bunu isterdi/yapardı” diyerek hareket etmektir ve asıl demokrasi işte budur. Bu mentaliteyle geliştirdikleri somut önerilerle temsil ettikleri kitlelerin kalbine inerken, aynı zamanda onların gerçekten “ben bu şekilde yaşadığım toplumda temsil edilebiliyorum” özgüvenini veriyor. Irkçı ve birlikte yaşadığı halka düşmanca politikalar yapanlar meclisteyken dahi insanlar, kendilerini bir nebze güvende hissedebiliyor. BM raporlarıyla dahi bir çok kez insanlık suçunu işlediği sabit eli kanlı insanların elini sıkmayı reddeden bir insan olduğu için dahi insanlar, kendilerini temsil edenlerle bambaşka bağlar kuruyor.

Bizim ise, Belçika’da azınlık olarak onlarca sorunumuz var. Fakat en önemli sorunumuz “nasıl olsa çözmeye çalışan da birsürü insan var ve temsil edilebiliyoruz” rahatlığıdır. Bu maalesef ki doğru değil. Bir lobi oluşturmanın, sesimizi güçlü ve tek bir şekilde çıkarmanın, temsil edilmenin, sorunlarımızı çözmek için lazım olan politik iradenin çok uzağındayız. Partilerin, “Türk aday çıkarayım da 3, 5 oy gelir” politikalarıyla her partiye plansız, programsız aday tedarik etmekteyiz. Ve bir avuç insan dışında “ben de varım” demek için aday olan ve ne yapacağını bilmeyen adaylarla temsil edilme gayretindeyiz.

Bu seçimlerde göremeyeceğiz ama istikbalimiz için: binlerce yürek, tek bir soru:

“Belçika’nın Tunahan’ı nerede?”