Hayvanlarla en büyük ortak özelliğimiz, türlerimizin devamı için birbirimize muhtaç oluşumuzdur. Erkek aslan korur, dişi aslan avlanır. Asker karıncalar yuvayı korur, işçiler çalışır, liderleri yönlendirir, keşifçiler yeni besinler arar. İnsanlar da doğası gereği buna benzeyen, lakin daha gelişmiş, karmaşık ve değişken sosyal yapılar geliştirmiş ve ihtiyaçlarını bu biçimde karşılama yoluna gitmiştir. Bunun için aileler, sülaleler, köyler kurulmuş; bir arada daha güçlü olunacağının bilinci ile, insanlar bütünlüklerini bir çok yolla perçinlemişlerdir.

Kapitalizmin şeksiz dünya hâkimiyetine ulaşmasından itibarense, toplumlar hızla bireyselleşmeye başladı. 3, 4 kuşağın birlikte yaşadığı malikâneler, artık kendini en fazla çekirdek ailelerin yaşadığı evlere bırakmaya başladı. Maddi ihtiyaçlarımızın temini sözde daha kolaylaştı. Eğer –mutlu olup olmamanızın önemli olmadığı- bir işiniz ve iyi, kötü bir maaşınız varsa, kimseye muhtaç olmadan –ve hatta muhatap olmadan- hayatınızı idame ettirebilirsiniz. Birçoğunun hayatının en büyük emeli de bu. Peki ya manevi ihtiyaçlarımız?

An itibariyle, hayvanat bahçesinde sergilenen hayvanlardan bir farkımız olmadığı aşikâr. Onlar gibi, doğal ortamlarımızdan uzaklaştırıldık ve içinde kalmaktan şikâyet ettiğimiz betonlar yığınına mahkûm olduk. Aynı onların ziyaretçilere sergilenmek zorunda olduğu gibi, şehirlerde yaşayabilmek için sevmeye çalıştığımız ama genellikle pek de sevemediğimiz işlerde çalışmak zorunda kaldık. Gücü yetip de ortalama ölüm yaşından önce ölmeyen –bazı- şanslı hayvanların doğaya salındığı gibi, ¬biz de “enfes” bir emeklilik hayali ile yapay sınırlarımızın içinde gün dolduruyoruz…

Peki bu birey birey edilmiş, parçalanmış insan yığınları arasında yaşamımızı idame ettirirken, manevi ihtiyaçlarımız için neler yapıyoruz? Kararlarımızı maruz kaldığımız reklam bombardımanıyla alıyoruz; sorunlarımızı profesyonel yardımlarla aşmak zorunda kalıyoruz; manevi ihtiyaçlarımızı okuduğumuz bir kaç kitap ya da maddi hesaplar güdülerek hazırlanmış programlarla karşılamaya çalışıyoruz.

Bu sebeptendir ki; kapitalizmin kolay bir yemi olup bilinçsiz tüketicilere dönüşüyoruz. Sağlıklı yiyeceklere ve yaşanası bir hayata uzak, haklarını arayamayan ve hatta bilmeyen, kolay lokma modern-kölelere dönüşüyoruz. Kültür ve gelenekler insanın genlerinden gelmez ki devam ettirilebilsin; onları da kaybediyoruz. Ne o övündüğümüz misafirperverlik, ne komşuculuk, ne yardımseverlik, ne sözde durma, ne iyiliği emretmek, ne kötülüğü engellemek. Bunlar birey yığınları olan bir toplumda gelişecek şeyler değil; bir arada kalarak öğrenilecek şeyler. Kezâ, değerli düşünür Yusuf Kaplan’ın da dediği gibi, bundan dolayı din kavramımız bile değişiyor ve sadece Kur’an baz alınarak İslam protestanlaştırılmaya çalışılıyor. Bunun en acı sonuçlarını, kandırılan ve neo-selefi benzeri din tacirlerine yem olan gençlerimizde görüyoruz.

Tüm bu sıkışıp kalmışlıktan tek kurtulma şansımız ise, bir “birey” değil de, aidiyet hissi duyabileceğimiz bir grubun üyesi olmak. Doğamıza uygun bir mensubiyet duygusu. Bu; basit hedefleri olan bir dernek olabilir, bir düşünce kuruluşu olabilir, bir camii olabilir, bir hayır kurumu olabilir, bir kahve olabilir. İnsanların olması gerektiği gibi bir grup oluşturabildiği bu mekânlar, çölümüzdeki vahalardır. Birey yerine “toplum” olabileceğimiz merkezleri çoğaltmak, ortak noktaları geliştirip güçlendirmek ise hepimizin yararına olacak yegâne kurtarıcıdır.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin özetleyici o güzel deyişle bitirelim:

Bir olalım, iri olalım, diri olalım.