Sarhoş olmak günah da; ayıkken bu kadar zayakıl gezmenin olmanın hükmü nedir acaba? Bu soruyu sormadan edemiyorum…

Dürüst olalım.

Hadi Avrupa demeyelim, Belçika diyelim. Belçika’da yaşayan Türklerin yüzde doksanının İngiltere’nin çıkmasını sevinçle karşıladığını söyleyebiliriz. Sevinç eksik kalır, hatta büyük bir coşku ile. Hatta “Oh avrupa, gördün mü bak sen de batıyorsun, he hey” diye özetleyebileceğimiz görülmemiş bir coşkuyla. İçinde yaşadığı siyasi ve ekonomik birliğin “batması” karşısında bu mutluluğu çok hipokrit, çok ikiyüzlü bulabilirsiniz.

Ama aslında son derece insanı olduğu da savunulabilir. Şöyle ki; avrupadaki yabancılarda (sadece müslümanlarda da değil), avrupanın diğer medeniyetleri sömürdüğüne, içişlerine müdahele edip diğer ülkelerde huzursuzluk çıkardığına, beyin göçü ile diğer ülke evlatlarını kullandığına ve buradaki -numunelik- olarak görülebilecek göçmen kitlelerine büyük günahlar yüklediklerine dair, son derece ağır bir algı, bir inanç var. Daha 1950’lere kadar sömürgelerine sahip çıkmaya çalışan bir avrupadan söz ediyoruz. 40’larda 80 milyondan fazla sivil insan öldüren avrupadan. Geçmişe gittikçe (kızılderili soykırımı, afrika sömürgeleri ve köleleştirmeleri, güney asya kolonileri ve köleleştirmeleri, Avusturalya-Yeni Zelanda sömürüleri), bugünkü savunduğu değerlerin tam aksini her alanda ifa etmiş bir avrupa görüyoruz. Daha geçen hafta PKK terör örgütünün paçavralarını AB salonlarına asan, ASALA ile başlayan Türkiye terör geçmişine açıktan açığa, resmen destek veren bir avrupayı -söylemlerine bakıp- geçmişinden soyutlayıp, kutsayamayız.

Buralara ilk göçen göçmenlerin de, “bunlar ne kadar da demokrat” diye gelmediği, ekonomik sebeplerle kısa süreliğine geldiği aşikardır. Ancak bu süre zarfı içinde savunduğu -ve diğer ülkelere bir argüman olarak her meselede dayattığı- değerleri yakından tanıma fırsatı buldu. Öncesinde ayrımcılık, sonrasında ırkçılığa değin, ağızlarındakinin ne kadar da uygulamalarından uzak olduğunu farketti, farkediyor. Ve tam da bu sebepten otürüdür ki insanlar, avrupanın savunduğu değerler eksenine fiilen oturmadığı sürece, bu kadar güçlü olmasından rahatsız.

Yalnız mesele bu değil. Mesele emekli amcamızın ya da kahvede konuşan bir dedenin ne dediği değil. Mesele, buradaki “münevverlerimizin” yahut “aydınlarımızın” neler dediği; daha doğrusu demediği.

İngiltere, AB’yi terketti. Bunu maalesef şimdiye kadar oturup tartışanlar görmedim. Gazetecilerimizin panel planladığını, milletvekillerimizin bir görüş bildirdiğini, sivil toplum örgütlerinin konuyu araştırdığını (yazarken bile komik geliyor) görmedik, duymadık. Sahi, halay gecesi gündem olur, Türkiye’deki kavgalar gündem olur. Bir sivil toplum örgütünün, bundan daha ciddi ne ile uğraşabileceğini düşünemiyorum!

Almanya’da acı bir tecrübe yaşadık: 11 “Türk” milletvekili, tüm tıniyetleriyle, tüm nevrotiklikleriyle, alman “baş”larına yaranmak için Ermeni tasarısı gibi, bütün Türklerin ittifakla üzerinde durduğu bir meselede, bizlerin aleyhine oy bastı parlamentoda. Bir zorlukta, bir zulümda, bizi savunacak kimsemiz yok mu? Yoksa biz de ermeni soykırımına evet diyen 11 “alman” milletvekili gibi aydınlara mı sahibiz?

Olayın ehemmiyetine gelirsek; İngiltere, tek başına bir atağa kalktı. Avrupa’yı arkasından bıçakladı. Kısa vadede İngiltere, her türlü ise AB kaybedecek. Bazı şeyler çok hızlı gelişebilir. Yabancı karşıtı görüşler anında hız kazanmaya başladı. Irkçılık, görülmemiş seviyede artacak. Her krizde olduğu gibi, ilk ceremeyi o halkın “zenci”leri, yani bizler çekecek.

Bütün bunlar olurken düğün haberi görmek, halay gecesi ilanları görmek ve milletvekillerinin suskunluğu, bizleri daha da kaygılandırıyor.