Bazılarımız iş yerlerinde, bazılarımız okullarda, eğitim kurumlarında, sosyal etkinliklerde… Ne yazık ki başımızdaki bu ayrımcılık ve ırkçılık derdinden hala mustarip kalıyoruz. Peki, bu şekilde mi devam edecek?

Toplumsal tutum dediğimiz bir olgu vardır. Yani bir toplumun veya kültürün genel olarak belli konular hakkındaki düşünceleri ve tavrı. Bunu toplumsal önyargı, genelleşmiş tutum, yaygın kanı olarak da tanımlayabiliriz. Oluşması çok kolaydır ancak değişmesi zordur. Örnek verecek olursak, Türkiye’deki Türklerin genel bakışı, Avrupalı Türklerin zengin, rahat, sorunsuz bir hayat geçirdiğidir. Bu Avrupa’ya yapılan ilk göçlerde –o zamanki Türkiye halkına nazaran- refah seviyesi artmış Türkler sayesinde oluşmuştur ve kaç seneler sonra yeni yeni değişmeye başlamıştır.

Toplumun genel düşüncesini yansıtan bu önyargılar ancak toplumun kendisi ile birlikte değişir. Siyasi irade, ekonomik refah, sosyal eşitlik, adalet, sivil toplum hareketleri ve kanaat önderleri ise toplumu değiştirecek en önemli unsurlardır. Örneğin ikinci dünya savaşında Almanlardaki algı, Yahudilerin bütün ekonomik kaynaklarına sahip olduğu, sömürdüğü ve alman halkının yönetiminde Almanlardan daha çok söz sahibi olduğu şeklindeydi. İki toplum arasındaki bağların nefrete dönüşmesinde en büyük faktör bu olmuştur. O zamanki toplumsal tutum ile şimdiki arasındaki farklılık, bu iki önemli noktanın toplum nezdinde kaybolmasıyla meydana gelmiştir.

Gelelim bize…

Belçika’nın en prestijli gazetesi De Standaard’ın yayınladığı rapora göre Belçika iş pazarındaki ayrımcılıklarda Avrupa birincisi. Sosyal Eşitlik ve Irkçılıkla Mücadele Merkezi’nin verilerine göre, Belçika’da her üç yabancı kökenliden biri ayrımcılığa maruz kalmış. Anvers Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre, yabancı kökenli talebelerin %67’si kendilerini ayrımcılık hissiyatından ötürü okulda huzursuz hissettiğini belirtmiştir.

Araştırmalar da, belki kişisel yaşanmışlıklarımız da çok da umut verici değil. Ancak bilmemiz gereken nokta, Belçika’da siyasi irade, bu toplumsal tutumu değiştirmek için elini taşın altına koymaya başlamış durumda. Elbette büyük umutlar beslemek için erken olsa da, bu konunun üzerine gitmek için devlet kurumlarında ve çoğu şirkette şikâyet ve haksızlıkları giderme mekanizmaları oluşturulmuş, onları denetleyen merciiler oluşturulmuş, KUL ve UA gibi üniversiteleri yabancı kökenli öğrencilerin sorunlarıyla ilgilenmesi için departman açılmış, ayrımcılık ile ilgili yapılan etkinlikler ve organizasyonlar için devlet bütçesi ayrılmıştır. Ancak tabii ki halen alınması gereken uzun bir yol var.

Bu büyük algısal, toplumsal sorunların tek taraflı çözüme kavuşmasını oturduğumuz yerden beklemek ise yapmamız gereken en son şeydir. Toplumun her kademesinde yer alabilmek, şahit olduğumuz çarpıklıklarda pro-aktif değil sorumluluk bilinciyle tam anlamıyla aktif olabilmek; öğrenci isek Türk ya da Belçikalı öğrenci derneklerine katılmak; çalışan isek sendikalarda, sosyal hareketlerde çalışmak… Bunlar, içinde yaşadığımız ve yaşayacağımız toplumun daha bağlı, daha sıcak ve daha refah olması için atılması gereken adımlar. Türk dernekleri, basını, siyasetçileri, aktivistleri, isçileri ve öğrencileri ile bu adımları daha sağlam atmamız ise, bizim de toplum olarak bu sorunu tek taraflı çözülmesi için kaderine bırakmadığımızı göstermektedir.

Halen toplumdaki ayrımcılıkları körüklemeye çalışan gruplar, merkezler, şahıslar var, olacaktır da. Fakat ne mutlu ki; sağduyuyu, toplumsal bütünlüğü ve çok kültürlülüğü sağlayan duyarlı birey ve kurumlar artık küçümsenemeyecek isler başarmakta ve ilerlemektedir. Önlerinde –ve önümüzde- toplumsal tutumu değiştirmek adına uzun bir yol var. Unutmamamız gereken ise; kin ve nefret, suyun üzerindeki kopuk gibi kabarsa da, kazanan daima altındaki sevgi, aşk ve barış suyu olacaktır.

Sevgiyle kalın.